|
ASUDE BİR BAHAR ÜLKESİ
Kayıp ve Yas Varsa...
Dr. Gül
Çörüş – Klinik Psikolog – gulcorus@yahoo.com
Yapraklar!
Düşüyor, bakın!
...
Nasıl
da son bir güzellik içinde...
Çürümek
korkusuyla şikayet etmeksizin,
İstiyorlar ki, bu düşüş bir uçuşa benzesin!
Edmond
Rostand, Cyrano de Bergerac
Psikolojinin üstadlarından Albert Ellis 90. yaş gününü kutlarken,
kendisiyle arasının pek de iyi olmadığı sezilebilecek olan okurlarından
biri, “Ölüme bu kadar yakın olmanız size ne hissettiriyor?” diye
sormuştu. Ellis’in yanıtı sadeydi: “Ölmeyecek biriyle el sıkışmadım hiç.
Sizinle de tanıştığıma memnun oldum.”
Her
zamanki gerçekçiliği ile Ellis, ölümü yapamadıkları için bir pişmanlık
ve suçluluk imgesi olarak görmek yerine, neleri yapmaktan geri
kalabileceğinin sinyali olarak ele alır. Belki de, salt bu nedenle,
700’ün üzerinde esere imza atmayı başarmıştır.
Ya
bizler? Batı’dan Doğu’ya geçerken anlamı ne olur ölümün? Bir son mu? Bir
başlangıç mı? Başka bir deyişle, asude bahar ülkesinin sınırlarında ilan
olunan bir düğün gecesi, biricik sevgiliye kavuşmanın mihenk
taşı mı?
Doğu’nun mistisizminde her son bir başlangıçtır. Belki de, bundandır
ölümleri bu kadar yaşamsal kılmamız ve hatta, izzet-i ikramda kusursuz
olmamız. Yaşam sürer çünkü... Ölüm sürer çünkü... Tıpkı, Doğu’nun ses
şairi Furug Ferruhzad’ın dediği gibi:
inanalım soğuk mevsimin başlangıcına.
...
belki,
gerçek
yalnızca o iki eldi
sonsuz kar altında gömülü o taze eller
gelecek yıl kavuştuğunda bahar
pencerenin ardındaki gökyüzüne
yemyeşil filizler çıktığında gövdesinden
sürgün verecekler yeniden ey sevgilim,
ey tek
sevgilim
Furug’un soğuk mevsim olarak nitelediği ölüm, bulur elbet kendisine ait
elleri... Hani, Rilke, keyifle anlatır ya bir öyküsünde: Tanrı, insanı
yaratma emri verir ellerine. Zaman geçer. Ses seda çıkmaz olur. Huzura
çağırır Tanrı elleri. İnsanın akıbetini sorar. Sağ el tüm detayları
kendisinin bitirdiğini, sol elin ise hiç çalışmadığı söyler durur. Sol
el ise işinin hiç de kolay olmadığını, bütün azametli işlerin üzerine
yıkıldığını, sağ elin kendisine hiç mi hiç yardımcı olmadığını
anlatıverir bir solukta. Tanrı öfkelenir. Elleri huzurundan kovar. O gün
bu gündür eller af diler. O gün bu gündür eller kazara ölüm meleğinin
ellerini tutar durur tanrısına kavuşmada. Ve bizler, tam da bu nedenle,
“yas”ı iyi biliriz. Sevdiceğimizin (eş-dost-akrabalarımızın,
sağlığımızın, eğitimimizin, işimizin, maddiyatımızın...) yitimiyle adını
koymaya çalışırız hislerimizin. Kimi araştırmacılar, mesela, Elizabeth
Kubler-Ross, Ölüm ve Ölmek Üzerine (çev. Banu Büyükkal, Boyner
Yayıncılık) isimli kitabında, yasa dair 5 temel basamaktan söz eder:
·
İnkar
(“Bu benim başıma gelmiş olamaz”: Kaybedilen kimse her an geri
gelecekmiş gibi beklenir. Sanki, hala orada yaşıyormuşçasına sofraya
tabağı konur, elbiseleri, odası olduğu gibi korunur. Ardından gözyaşı
dökülmez. Zira, ölüm henüz kabul edilmemiştir.)
·
Öfke
(“Bu neden benim başıma geldi ki?”: Kaybedilen kimse geri
dönecekmişçesine savaş verilir, bu olmadığında da giden kişi, bu şekilde
ayrılmasından/terk etmesinden ötürü suçlanır.)
·
Pazarlık (“Eğer ..... olursa, çok daha iyi bir insan olacağıma söz
veriyorum”: Genelde kayıp öncesi yaşantılanan bir süreçtir. Terk eden
kimse veya Tanrı ile pazarlıklar başlar. Durumun değişmesi veya sürecin
sona ermesi için yalvarma, dilekte bulunma, dua etme, sözler verme bu
pazarlıkların tipik tepkileridir)
·
Depresyon (“Artık daha fazla kafama takmayacağım”: Umutsuzluk, hayal
kırıklığı, acı, kendine acıma, geleceğe dair ümitlerin, hayallerin ve
planların yok olarak yerini yasa bırakması bu evrenin özellikleridir.
Kontrol kaybı, boşluk hissi ve hatta intihar düşünceleri söz konusu
depresyonun temel işaretleridir.)
·
Kabul
(“Her ne olup bitiyorsa kabule hazırım”: Boyun eğme ve kabul farklı
kavramlardır. Kaybı kabul etmek demek, ona sessizce boyun eğmek demek
değildir. Birinin varlığı, onun yokluğunu da bilebilmek demektir.
Birinin ölümü (intihar gibi, rahatsızlık işareti olabilecek haller
hariç), onun kasten isteyebileceği bir hal değildir. Bu nedenle, sürekli
hata aramanın da bir anlamı yoktur. O halde, acıyı azaltacak ve
iyileşmeyi güçlendirecek iyiyi bulmak gerekir. O iyi kişisel gücümüzü
arttıracağı gibi, hoş anıları yakalayabilmenin de anahtarı olacaktır.)
Bu
basamaklar, kayıp sonrası ardışık bir şekilde geçireceğimiz evreler
olmak yerine, belki de, neler hissedebileceğimizin açılımıdır. Zira,
değişmez bir yas metni henüz yazılmamıştır. Dolayısıyla, neler
hissedebileceğimizin sıralı bir kalıbından söz etmek de güç olabilir.
Mesela, “kabul” ölüm sonrası başedilmesi beklenen en güç kavramlardan
biridir. Bu nedenle son basamak olarak karşımıza çıkması doğaldır.
Ancak, aynı zamanda, tek basamak olarak da yaşantılanabilir. Bir başka
araştırmacı, Roberta Temes, “Boş Bir Sandalye ile Yaşamak: Bir Yas
Rehberi” isimli kitabında, yasa ilişkin sıralı bir süreçten ziyade, üç
ayrı davranış biçimini ele alır:
·
Boşluk
(mekanik işlev verme ve sosyal olarak içe kapanma/yalıtım)
·
Organizasyonda bozulma (kayba dair yoğun acı hissetme)
·
Yeniden
organize olma (“normal” bir sosyal yaşama geri dönme)
Görüldüğü üzere, kayıp sonrası insanların neler hissedebileceklerini
basamak basamak ele almaktan ziyade, nasıl tepkiler verebileceklerini
tahmin etmek daha sağlıklı olabilir. Anlamaya çalışmanın yolu her ne
olursa olsun, kaybın başta kendi varoluşumuzu tehdit eden karışık
dünyası, benzeri tüm insan olma hallerinde olduğu gibi, muhtemelen somut
kavramlara indirgenemeyebilir, zaman ve mekan ile kısıtlanamayabilir,
nasıl sona erdirilebileceğinin tek bir reçetesi yazılamayabilir. İşte,
tam da bu noktada, insan olmanın keyfi ile psikolojinin Onu anlamada ne
kadar güç yol alabildiğinin çelişkisi bir kez daha belirir. Yine de,
yasın bireysel dramında, ona dokunmaktan ürkmeyen uzmanların varlığını
bilmek umut vericidir. Zira, hiç kimse 98 yaşında uykusunda ölen bir
dede ile 2 yaşında trafik kazasında kaybedilen bir bebeğin benzer yas
süreçlerini tetikleyeceğini söyleyemez. Uzun yaşam süreçlerinin sonunda
beklenen ölüm, doğanın tabiatı ile çelişmez. Ancak, genç bir hayat,
umulmadık bir şekilde, birden bire sona erdiğinde, inkarın, öfkenin,
pazarlığın, depreyonun ve bazan da kabulün bizi sarıp sarmalaması
şaşırtıcı değildir. Olan biten üzerinde kontrolümüz olamamıştır. Bu
hallerde, kayıp ve yas elimizde son kalan sığınaktır. O sığınak ki,
belki aklımızdan hiç bir zaman çıkmayacaktır. Yine de, başımızı
uzattığımız an saklı odalarımızdan bir kapı daha açılır belki önümüzde:
Gerçek hayat! İyi zamanlarımız olduğu kadar kadar, kötü zamanlarımızın
da olduğunu bilebilme gücümüz bizi bekler orada. Hislerimizin neler
olduğunu tanıma yetisi zorlar yüreklerimizi. Neden böyle hissettiğimizi
anlama yolları gözler çabamızı. Ve en önemlisi de duygusal acımızı
hafifletebilmede kendimizi ve dostlarımızı affedebilme özgürlüğü bizi
yeniden kucaklayıvermek ister. Çünkü yaşam sürer... Çünkü ölüm, bir ses
bekler...
Ne için
durmalıyım?
bataklık; kokuşmuş böceklerin çoğaldığı yerden
başka ne olabilir?
Morgun benliği ölülerin şişmiş cesetlerinden ibarettir.
Furug
|