|
SİSLİ YAŞAMLAR
Endişenin Endişesi
Dr.
Gül Çörüş – Klinik Psikolog – gulcorus@yahoo.com
eğer
sisler bulvarı olmasa
eğer bu şehirde bu bulvar olmasa
sabah ezanında yağmur yağmasa
şüphesiz bir delilik yapardım
Sisler
Bulvarı, Atilla İlhan
“Geceleri yalnız kalamıyorum. Neden bilmiyorum. Ama yapamıyorum işte.”
“Kafamın içi kazan gibi. Aklımdan binlerce endişe verici düşünce
geçiyor.”
“Tekrar eski ben olabilecek miyim acaba?”
“Kendimi hiçbir zaman sakin ve huzurlu hissedemiyorum. Galiba, bunun
nasıl bir şey olduğunu bile unuttum.”
“Neden hiç bir şey istediğim gibi olmuyor. Oysa, ne kadar mükemmeli
hayal etmiştim ben.”
“İşe gitmekten artık nefret ediyorum. Daha önceleri, hiç böyle olmazdı.”
“Sanki, hep bir uçurumun kenarında gibiyim.”
Ortada
diğerleri tarafından size benzer şekilde algılanan doğru dürüst bir
neden yokken içinizin pek bir huzursuz olduğu anlar var mıdır? İşte bu
anlar, bitmek tükenmek bilmez bir hale geldiğinde, kaygı ve korku başa
çıkılamaz ölçüde arttığında, psikoloji bu ruh halini genellenmiş endişe
bozukluğu olarak adlandırır.
Genellenmiş Endişe Bozukluğu da, tıpkı diğer endişe bozukluları
(depresyon, panik atak, travma sonrası stres bozukluğu, takıntılar-zorlantılar,
fobiler v.b.) gibi, biyolojik, ailesel ve çevresel etmenlerin
bileşiminden doğar. Yapılan araştırmalar, endişe bozukluklarında beyin
içi iletide rol oynayan iki kimyasalın (norepinefrin ve serotonin)
dengesizliğine işaret etmektedir. Ancak, her psikolojik tabloda olduğu
üzere, böyle bir bulguyu sebep-sonuç doğrusal dizgesi yerine,
sebep-sonuç-sebep döngüsel dizgesi içinde anlamaya çalışmak daha verimli
bir bakış açısı olabilir. Bir başka ifadeyle, beyin içi olası kimyasal
dengesizlikler herhangi bir endişe bozukluğu tablosunun sebebi
olabileceği gibi, ailesel ya da çevresel etmenlerin tetiklediği bir
sonuç da olabilirler. Bir örnek vermek gerekirse, bir bebek yüksek
endişe düzeyi taşır olarak dünyaya gelebilir, ya da bir başka olasılığa
göre, böyle bir yatkınlıkla dünyaya gelmiş olmasa da, mesela,
ebeveyninden birinin aşırı kedi-köpek korkusu yüzünden kendisi de
kedi-köpeklerden aşırı şekilde korkmayı öğrenebilir. Bu nedenlerledir
ki, endişe bozukluğu olan anne-babaların çocuklarında da sıklıkla benzer
bozukluklar görülmektedir. Bunların yanı sıra, travmatik deneyimler,
doğal ya da insan kaynaklı felaketler de yüksek endişe halini
tetiklemektedir. Buradan da anlaşılacağı üzere endişe, aslında, hayatta
kalmamıza hizmet eden bir duygudur. Normal gelişim sürecimizin bir
parçasıdır. Ancak, düzey alışılagelen seyrin dışına çıktığında, günlük
yaşantımıza ket vurmaya başladığında, bozulma halinden de söz edilmeye
başlanır. Bu hal, genel nüfusun %3-4 kadarını etkiler. Genel endişe
bozukluğunda, olağan yaşam akışı, artmış karmaşa, korku ve kaygı ile
kuşatılır hale gelir. Düşüncelere dalıp gitmek, “eğer olursa”lara
takılıp kalmak endişe bozukluklarının tipik özelliklerindendir. Bu
düşünce akışı, kişiyi içinden çıkamadığı bir kaygı ve endişe çemberine
sokar. Bu da, hayata dair depresif hissetmesine yol açar.
Genellenmiş endişe bozukluğunda kişi, mesela panik atakta olduğu gibi,
endişesini tetikleyen hallerden kaçınmaz. Düşünür, düşünür, düşünür…
Zihnini bu düşüncelere karşı nasıl kapatabileceğini bilemez.
Düşüncelerin aklını esir almadığı anlarda ise kaygı duyguları artar.
Üzgün, tüm enerjisini yitirmiş, yaşama olan ilgisini kaybetmiş bir
haldedir. Çoğu kez bu duygularını tetikleyen belirgin bir neden yoktur.
Kendisi de bu halini akıldışı bulur. Ancak, duyguları tüm gerçekliği ile
oradadır ve hayatını sevimsiz, isteksiz, anlamsız kılmaya devam
etmektedir.
Korku
ve endişesi o kadar güçlüdür ki, sevdiği-önemsediği bir dostu
randevusuna on dakika gecikse, derhal en kötüyü, ona berbat bir şey
olduğunu düşünür. Arkadaşının kötü bir kaza geçirdiğini, hastaneye
kaldırıldığını, iyileşemeyecek şekilde ağır yaralandığını aklına
getirir. “Aman Allahım! Ben şimdi ne yapacağım?” sorusu beynine çakılı
kalır. Bu bakış açısı korku, endişe ve depresyonunu büsbütün arttırır.
Diğerlerinin “iyi” ve “kötü” günleri varken, endişe bozukluğu gösteren
kişinin “iyi” ve “kötü” saatleri vardır. Mizacındaki bu dalgalanma
–kırıldığı an’a dek- bir anlamda da onun endişe ve kaygı halini
besleyen, adeta ödüllendiren bir unsurdur.
Baş
ağrıları, titremeler, sarsılmalar, huzursuzluk hali ve konsantrasyonda
bozulma genellenmiş endişe bozukluğunun fiziksel belirtilerindendir.
Ayrıca, uykuda da bozulma olabilir; sosyal fobi ya da panik bozukluğa
ait belirtiler ana tabloya eşlik edebilir.
Normal
stres unsurları genellenmiş endişe bozukluğu için yüksek tetikleyici
değere sahiptir. Mesleğini iyi yapan ve bunun takdirini gören bir
çalışan bir anda işini son derece sıkıcı görmeye başlayabilir. Bu
olumsuz bakış açısı ve tatminsizlik, endişesini tetikleyebilir. Bu da,
işe gidişini imkansız hale getirebilir.
Yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı üzere, genellenmiş endişe
bozukluğunun tedavisinde kişinin problemlere ve farklı yaşam olaylarına
yaklaşma biçimini yeniden yapılandırmak ana odak noktasıdır. Psikoterapi
bir yeniden öğrenme sürecidir ve hayata farklı perspektiflerden
yaklaşabilme gücünü danışana kazandıran önemli bir unsurdur. Bu
perspektiflerin gözden geçirilebileceği, denenebileceği ve en önemlisi
de yaşamı daha keyifli kılabilecek düşünce, duygu ve davranışların
edinilebileceği bir psikoterapi süreci, danışan için yeni bir yaşam
çizgisinin de başlangıcı olabilir. Zira, endişe bozukluklarına odaklı
bir psikoterapi süreci, danışana genel olarak şu değerleri kazandırmayı
hedefler:
·
Bozuk
işlevli eski düşüncelerin yerine işlevsel olanları birlikte koyabilme
·
“Gereklilikler” ile “zorunluluklar”ı ayırt edebilmede danışana rehberlik
yapma
·
Kendini
keşif ve kendine güveni yeniden inşa yolculuğunda ona refakat etme
·
Sağduyusunu dinlemeyi öğretebilme
·
Korku
ve heyecanın bir elmanın iki yarısı olduğunu gösterebilme
·
Daha
sağlam bir yaşam felsefesi oluşturmada danışana yardımcı olma
·
İş ve
sahip olunan maddi değerlerin yaşamdaki her şey olmadığını anımsama
·
Geçmişteki olaylara yeni bakış açıları geliştirerek bakabilmede araç
olma
·
Gün
geçtikçe kendini yenileyen bir kişi olduğunu fark edebilmesinde danışanı
cesaretlendirme
·
Onu
rahatsız eden düşünceleri, kişileri ve olayları gerektiğinde nasıl bir
kenara bırakabileceği konusunda çalışma
·
Hayatındaki her şeyi kontrol edemeyeceği ve bunun da gerçekte ne kadar
anlamlı bir unsur olduğunu ele alma
·
Yaşama
dair olumlu bakış açısının bedensel sağlığı da ne kadar olumlu
etkileyebileceğinin üzerinden geçme
·
Gerçekliği, çarpıtmadan, olduğu gibi görebilme olgunluğuna erişme
·
İnsanları, olayları, olup bitenleri kabul edebilme gücünü kazanma
·
Kendini
iyileştirebilecek potansiyele sahip olduğunu ve kendi olarak geleceğe
adım atabileceğini sezme
Evet!
Geçmiş, gelecek ile aynı değildir! O halde, geride kalandan,
değiştirilemez olandan yola çıkmak yerine, değiştirilebilir olandan,
kendimizden hız almak çok daha gerçekçi bir bakış açısı olacaktır. Dahi
vasıfları taşıyan bir lider olmadıkça dünyayı değiştiremeyebiliriz.
Peki, ya kendimizi? Bir gerçeklik daha var ki, bu değişimde bizlere
yardımı kaçınılmaz olabilir: Herkesin güzelliği güzellik olarak
algıladığı bir yerde çirkinlik zaten vardır. Herkesin iyiliği iyilik
olarak algıladığı bir yerde kötülük zaten vardır. Zıtlıkların
bulunmadığı bir yer tarif edemiyorsak, onlardan acı çekmek yerine,
onlarla nasıl bir arada yaşayabileceğimizin daha güçlü cevaplarını
geliştirebiliriz. Zira, her birimizin içinde bir yerlerde bizi hayatta
tutan inanılmaz bir güç var zaten: Ömür boyu bizimle birlikte olan
öğrenme yetimiz.
eğer
özlememişsem ölümü
gecenin kucağına bırakmalıyım hüznümü
Adım
Kalabalıktır, Kemal Kale |