KENT DÜŞLERİ
Bağımlı Kişilik Bozukluğu

Dr. Gül Çörüş – Klinik Psikolog – gulcorus@yahoo.com

ben sana mecburum, bilemezsin.

adını “mıh” gibi aklımda tutuyorum

hayır! başka türlü olmayacak

ben sana mecburum, bilemezsin.

Atilla İlhan

Gün içinde hemen hemen her anımız bir karar vermekle geçer değil mi? Ne yiyeceğimize, ne giyeceğimize, çocuğu okula kimin bırakacağına, ne zaman tesisatçı çağırıp da muslukları tamir ettireceğimize, faturaları hangi arada yatıracağımıza, ailedeki ya da iş yerindeki sorunlarımız için neler yapabileceğimize, o akşam hangi dizileri ya da filmleri izleyeceğimize… Kısacası, her eylem ya da eylemsizlik halimize döneriz, bakarız ve bir karar alırız. Eğer karar verme gücümüz, zihni değerlendirme sürecimizin bir ürünü ise, o halde, beynimizdeki işlemcilerin tam gün ve tam gece çalıştığını söylemek de mümkündür. Zira, rüyalarımızda da, tıpkı gün içinde süregeldiği gibi, kaçmaya ya da kovalamaya, kalmaya ya da gitmeye, olmaya ya da olmamaya ilişkin kararlar alır dururuz. 1900’lerin ilk yarısında Penfield, sar’a (epilepsi) hastalarıyla yaptığı deneylerde, beynin farklı alanlarına verilen elektrik akımlarının hastaların o anda veya öncesinde tecrübe etmedikleri pek çok öyküyü sanki deney anında yaşıyorlarmış ya da geçmişte yaşamışlar gibi anlatmaya başladıklarını saptar. Epilepsi gibi beynin çalışma düzeneğini doğrudan etkileyen hastalıklara bakarak, hayal, rüya, varsanı  ya da sanrı yazarlarımızı tanımaya çalışmak kolay bir süreç değil elbet. Üstelik, bu karmaşık biyolojik düzeneğe bir de sosyo-psikolojik değişkenler eklendiğinde, büsbütün işin içinden çıkılmaz bir bilmeceye dönmekte durum. Ancak, gündelik sade kararlarımızın ardındaki karmaşık ilişki patronlarını anlama merakımız zihinlerimizden ötelenmedikçe ve ölüm gerçekliği karşısında sığındığımız erk sahibi olma ateşimiz içimizde sönmedikçe, bilinmezler dünyasındaki seyahatimizin ortak heyecanından daha çok pay alacağımız da düşünülebilir.

Peki ya, yukarıda da belirtildiği gibi, an karar vermek demekse, en basit olandan en karmaşık olana dek uzanan bir dizgede, söz konusu kararların neredeyse tamamına yakınını, bir anlamda, günlük yaşamlarının idaresini diğerlerine emanet eden yetişkinlere ne demeli? Psikoloji kitaplarının bağımlı kişilik yapısı olarak adlandırdığı, sokaktaki insanın ise kadın cinsiyetine ait kılarak gizliden açığa takdirle karşıladığı, biraz ilgi, sevgi ve korunmaya muhtaçlık ile iç içe geçkin anne merkezli, biraz saf, çocuksu, güven yoksunu olarak süregen onay beklentili ve toplama bakıldığında maalesef fazlasıyla öz-değer yitimli bu hal, ne tür bir kişisel geçmişin ve/veya geleceğin fotoğrafı olabilir?

Psikoloji ve psikiyatrinin başucu eseri, Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından hazırlanan Akıl Hastalıklarının Tanısal ve  İstatiksel El Kitabı (DSM-IV, 1994), ikinci eksenini araştırılmaya muhtaç konulardan biri olarak kabul ettiği Kişilik Bozuklukları’na ayırır. İşte, bu başlıklardan biri olarak kabul edilen Bağımlı Kişilik Bozukluğu, buraya dek anlatılmaya çalışılanların arkasındaki baskın özellik olan ayrılık anksiyetesi ile karakterizedir. Adeta, ihtimam gördüğü kozadan çıkıp da, acımasız kurallar koyabilen soğuk ve tehlikeli bir savaşa yalnız başına katılmayı red eden gencin öyküsüdür bağımlı kişilik. Karşı koyamadığı büyüme programında elinde kalan tek çarenin yakınındaki diğerlerinin ardışık tavsiyelerini ve hatta ötesinde, teminatlarını aramak olan gencin. Hangi okula gideceğinin, boş zamanlarını nasıl geçirebileceğinin, nasıl bir giyim tarzı edineceğinin, arkadaşlarının kimler olabileceğinin, hangi mesleği seçebileceğinin ve hatta günü geldiğinde kiminle evlenebileceğinin kararını ailesinden bekleyen gencin öyküsü. Teminat arayışı o kadar sapar ki, hangi bluzun ona yakıştığını söyleyen biri olmazsa yanında, neyi satın alacağını bilemeyebilir mağazada ya da yağmur yağacağını sezse dahi, birinden onay alamazsa şayet, karar veremez şemsiyesini yanına alıp almayacağına. Yetişkinlikte de değişmez durum. Nerede yaşayacağının, hangi işyerini tercih edeceğinin, hangi komşusu ile görüşebileceğinin, çocuklarını nasıl daha iyi yetiştirebileceğinin, yaşlı ya da sakat aile üyelerine nasıl bakacağının kararlarını ebeveynine ya da eşine bırakır bağımlı kimseler.

İnsiyatif gücü bazan umulmadık şekilde hep (mükemmel olacağına inandığında kendi başına karar alır), sıklıkla da umulduğu üzere hiç (mükemmeli hedeflediğinden adım atamaz olur) sarkacına vuran bu yetişkinlerin ana korkuları olan eleştirilme, onaylanmama, sevgiden uzak düşme, terk edilme ya da yalnız kalma hallerine tepkileri o kadar çaresiz bir örüntü içindedir ki, salt bunlarla yüzleşmemek için öznel duygu ve düşüncelerini bir ömürboyu kendilerine saklar ve davranışlarını önemli olan diğerlerinin desteğini yitirmeyecek dereceye ayarlarlar. Diğerinin bariz yanlışları dahi bu bağlamda, her zaman için sineye çekilebilir, görünmez olabilir. Bu döngü, bağımlı kişiliği bir yandan beslediği gibi, bir yandan da, kendi olarak nefes alamamanın getirdiği incinmişlik hisleri ile depresyona sevk edebilir kişiyi. Hatta, insana bağımlı tabiatı bir süre sonra, fiziksel hastalıklara (kanser, hipertansiyon, ülser gibi) yatkınlığını yükseltmekte, obesite gibi yeme bozukluklarını tetiklemekte ve madde bağımlılıklarına (alkol, sigara, ilaç istismarı gibi) giden yolun da önünü açmaktadır.

Akılcı Duygusal Davranışçı Terapinin kendine münhasır siması Albert Ellis, bir çok davranış bozukluğunun ardında tetikleyici faktör olarak gördüğü öz-değer kavramına bakınız nasıl yaklaşır: Ona göre, öz-değer oluşumunda esas unsuru oluşturan benlik kabulümüzün erken yaşlardan itibaren taşıyamayacağımız kadar fazla şart ile yüzleşmesi öz-yıkıcı bir kavramdır. Zira, öz-değerin dışa odaklı (aile, arkadaşlar ve benzeri modeller) değerlendirmelere bire bir bağımlı, “değer” tutkunu bu yapısı, kişiye akılcı bir yaşam felsefesi kazandıramamakta ve bu durum, sonraki ruhsal rahatsızlıklar ile genel anlamda mutsuz bir yaşamın hazırlayıcısı olmaktadır.

Ellis’in hümanistik psikolojiye gülümseten atfında olduğu gibi, koşulsuz öz-kabulü “Rogers (ya da diğeri) beni kabul ettiği için değerliyim” çıkarımına zemin hazırlayan ilişki tarzlarında veya tedavi modellerinde arama çabasının kendisi de, koşullu bir öz-kabul yaratabilir. O halde, üstadın da vurguladığı üzere, diğerlerine bakarak edindiğimiz kırık dökük verileri temel alıp, iyinin en ufak kırıntılarına dahi kapalı -parçaları bütün içinde eritip yok sayan- kötümser ve sağlıksız bir değerlendirme sistemi ile “ben bir hiçim” sonucuna varmak yerine, yalnızca seçilen hedeflerle sınırlı kalıp, bu doğrultudaki düşünceleri, hisleri ve davranışları dikkate almak çok daha sağlıklı ve akılcı bir bakış açısını kişiye kazandıracaktır.

Ellis’in varoluşçu bir perspektiften hız alarak vurguladığı gibi, ne kadar “iyi” ve “istenilen” kimseler olduğumuzu değerlendirirken, ne ölçüde başarılı olduğumuz veya diğer kimseler tarafından ne kadar onaylandığımız kavramlarını öne almak yerine, yanlışlanamaz nitelikteki “yaşıyorum” ve “insanım” ve “o halde, bir anlamım var” önermelerini esas almak, öz-değer düzeyimizi yaşamımızdaki mutluluk engeli yerine, güçlü bir keyif alabilme aracı haline getirecektir.

Belki, o zaman dinecektir muhtaçlığımız baba korumasından çıkıp eş korunmasına sığınmaya… Belki, o zaman tadacağız, tekrarı olmayan bir filmin figüranı değil de, başrol oyuncusu olabilme keyfini…

Kent düşleri özgürlük ile bezenir. Özgürlük ise başrol alabilme sorumluluğu ve tabii ki, bağımlılık/mecburiyet ilişkilerinin hüznü yerine, bağlılık/seçim gücü ilişkilerinin yaşamı yakalayabilme cesareti ile. Ancak, o zaman, geriye baktığımızda, kendimizi feda edip de yok olduğumuz değil, var olarak var ettiğimiz sevgilerin mutluluğunu duyabiliriz…  

bana bir şimşek çak
yolumu aydınlatacak

çünkü aynı düşmana karşı
savaşmaktayım
Atilla İlhan